ALIŞIRSIN ZAMANLA

Amerika vizem bir hayli geç çıkmıştı. Öyle ki; okulun başlamasından iki-üç hafta sonra ancak elime ulaşmıştı. Bu yüzden Salt Lake City'ye geç uçmuş ve okul takımının yeni sezona hazırlandığı dönemde bursumu kaybetmiştim. Ama hâlâ forma giyebilecek durumdaydım. Bekleme sürecinde, "Acaba gidebilecek miyim?" gelgitlerini yaşarken bir yandan Pertevniyal ile antrenmanlara çıkarak kendimi hazır tutmaya çalışıyordum. 

İlk sene tanımaya ve alışmaya çalıştığım hayatın aksine, ikinci yıl daha farklı bir ortam ile karşı karşıya kaldım. Tam olarak tasvir edebilmek için, biraz Salt Lake Community College  ve NJCAA (Junior College) liglerinden bahsetmem lazım. Bu liglerdeki okullar genelde iki senelik olup mezuniyet sonrası dört senelik okullara geçiş hakkı tanıyan, bu yüzden de oyuncu sirkülasyonunun çok olduğu yerlerdi. Oyuncuların çoğu da genelde lisedeki notları yetersizlerden ya da NCAA okullarında çeşitli sorunlar yaşayanlardan oluşuyordu. 

İkinci sezon başladığında bir öncekinden kalan sporcu sayısı iki ya da üçtü. Yeniler arasında, normalde NCAA seviyesinde yer alabilecek iki-üç ismin yanında Brezilya ve Yunanistan'dan da birer oyuncu vardı. Benim dışımda iki yabancının daha varlığı, takımı Birleşmiş Milletler seviyesine taşımıştı. Bu da bana, profesyonel seviyede farklı ülkelerden insanlarla birlikte oynama tecrübesini önceden yaşatmıştı. Geç kalmış olmama rağmen bir önceki seneden kalan oyunculardan biriydim ve bu sayede takım kaptanlarından biri olmuş, takımda farklı bir role bürünmeye başlamıştım. Hücum gücümüz iyiydi, ben de kendimi savunma yönümle ön plana çıkarmaya, sahada rakibin en iyi kısa oyuncusunu kilitleyerek sahadaki süremi artırmaya çalışıyordum. Basketbolu yeniden öğrenme sürecimin ikinci senesinde, artık yavaş yavaş takım oyuncusu olmayı öğreniyordum. Ayrıca, ilk sene oraya giderken cılız olarak adlandırılabilecek bir fiziğe sahiptim ama harcadığım ekstra eforla birlikte atletik yeteneklerimi ve sıçrama kabiliyetimi geliştiriyordum. Takımda daha çok süre aldığım için, eskisi gibi sokak basketbolu oynayamıyordum; ancak süremin artması ve üstlendiğim rol nedeniyle daha çok keyif alıyordum.

Sezon bittiğinde yeni bir okul aramaya başladım. Beni Salt Lake'e gelmeye ikna eden koç Cravens, Weber State'teki işinden ayrılmıştı ve bu yüzden NCAA'in tepe liginde oynama şansım sona ermişti. İki yıl boyunca hücum yönümün kısıtlandığı bir ortamda yer almış ve kendimi yeteri kadar gösterememiştim. Seçeneklerim arasında benimle iletişime geçen iki okul vardı; biri Idaho'da NCAA 2. Ligi'nden bir takımdı, diğeri ise NAIA adında, o zamanlar bilmediğim bir ligde mücadele ediyordu. Bu iki okulun yanı sıra, ben de bir yandan Doğu yakasında kendime uygun gördüğüm okullara kasetlerimi yolluyordum. Tek amacım, Türkiye ile saat farkımı olabildiğince düşürebilmekti. Kolej kuralları gereği okullar, istedikleri oyuncuları davet ederek hem onları daha çok tanıma fırsatı bulurlar hem de oyuncuya kampüsü ve bulundukları şehri gezdirirler. Ben de bu süreç içerisinde, bana gösterilen ilgiyi tartarak sadece tek bir okula ziyarete gitmeye karar vermiştim. Yolculuk paramı veriyorlardı fakat otobüsle gelmemi uygun görmüşlerdi. Klişe Amerikan filmlerinden fırlamış gibi görünen bir isme sahip Greyhound otobüs şirketi ile Salt Lake'ten kuzeye doğru yola çıktım. Önce Butte/Montana'da verilen mola sonrası yaklaşık 8-9 saatte Helena/Montana'ya vardım. O an için, ne kadar heyecanlı olsam da önümdeki iki seneyi bu ufak şehirde gerçekten keyif alarak geçireceğimi tahmin etmiyordum. 

Yardımcı antrenör Brandon tarafından karşılandıktan sonra kampüse yakın bir otele yerleştirildim ve ardından insanlarla tanışmaya, kampüsü gezmeye başladım. Hatta okumak istediğim işletme bölümüyle alakalı bir iki derse girdim. Sonra takımla buluştum ve iki gün boyunca biraz antrenman yapıp biraz da 5'e 5 oynama fırsatı yakaladım. Kendimi antrenöre, spor bölümündeki diğer kişilere ve okula destek olan insanlara tanıtmaya başlamıştım. Hatta ilk gün, başantrenör Gary Turcott yanıma gelip benimle ilgilendikleri için mutlu olduklarını ve ofansif gücümün neden bu kadar gizlendiğini merak ettiğini söylemişti. O an, karşında sana güvenen birini bulmanın ve onun tanıdığı özgürlüğün sana bir özgüven sağladığını anladım.

İlk akşam beni yemeğe çıkardılar ve şehrin tek Akdeniz mutfağına sahip restoranına götürdüler. Söylemeyip sürpriz olarak sakladıkları şey ise mekan sahibinin Türk olmasıydı. Hatta şehirde bir de Türk aile vardı. İstanbul'u, ailesini, arkadaşlarını özlemiş biri olarak, onlarla birlikte Türk mutfağının özlediğim lezzetlerini tatmak benim için çok keyifli oldu. Şehri sevmem için 24 saat yetmişti; misafirperverlikleri ve yakın ilgileriyle beni anında tavlamışlardı. Ertesi gün, yüzümde bir gülümseme ile Salt Lake'e geri dönmeye hazırdım.