PISTOL PETE

Basketbol tarihi, aynı insanlık tarihi gibi farklı dönemlere bölünmüştür. Wilt Chamberlain–Bill Russell karşıtlığıyla başlayıp Larry Bird-Magic Johnson mücadelesi ile tavan yapan Celtics-Lakers rekabeti bunların başında geliyor. Aslında bu rekabet kendi içinde değişime uğrasa da her zaman Lakers’ın şova dönük fırlama tarzıyla Boston’ın oyun kuralları içindeki sertliğini karşı karşıya getirdi. Michael Jordan dönemini ise izleyerek büyüdüm. Onun basketbolu her şekilde domine ettiği, bir endüstri haline getirdiği yıllardan bahsediyorum ve gururla söyleyebilirim ki; tanışmak istediğim ünlüler listesinin başındaki Jordan’ı, kendi basketbol kampına sporcu olarak katılarak görme, elini sıkma, bir cümle bile olsa onunla konuşma şansını yakaladım. Hatta verdiği pas ile 2’de 2 serbest atış atıp hediye olarak ayakkabısını kazanacaktım ki heyecandan beceremedim.

Jordan dönemi kapandığında, hep bir sonraki Jordan olacağı umulan adayların çıktığı yıllar geldi. Ve ardından, sistem ve takım olgusuyla hâkimiyet kuran Spurs’ün dönemi... Bugün, medya ve internet kullanımının artışıyla geçmiş yıllara dönebiliyoruz. Bu bize, arşivlerden eski kahramanları tanıma ve hikâyelerini öğrenme fırsatı veriyor.

İzlediğim o eski hikâyelerden birinde, kısa boylu kişi yukarı bakıyordu ve basketbol tarihinde bir maçta en çok sayıyı atan ve oyunun kurallarının değişmesine neden olan, devasa boyuyla herkesi korkutan Wilt Chamberlain’i görüyordu. Bu devasa adamla göz göze gelen Pete Maravich isimli oyuncunun suratında hiç mimik yoktu ama aklından geçen soruyu sormadan edemiyordu: “Kolunu bir yukarı kaldırsana, ne kadar uzun merak ediyorum.”

Wilt, böyle bir soru karşısında gerçekten sinirleniyor ve bu çelimsiz, görüntü itibarıyla basketbol sahasında yeri olmayan çömeze haddini bildirmeye karar veriyordu. Pete’in potaya gönderdiği ilk topu tribünlere yollarken de işinin çok zor olmayacağını düşünmüştür muhtemelen. Öngöremediği şey ise Pistol Pete’in o andan sonraki her şutunun parmak uçlarının hemen üstünden geçeceğiydi.

Pete Maravich’in basketbolunun şaşırtıcı, eğlendirici ve döneminin ilerisinde oluşundaki en önemli etkenlerden biri, hiç şüphesiz babası Press ve antrenman yöntemleriydi. Hakkında yazılan kitaplarda öne çıkarılan konu, çocukluğundan beri Press’in onu ne kadar çok çalıştırdığı ve ufak detaylara ne kadar önem verdiğiydi. Benim ilgimi çeken ise hareketlerinin, top hâkimiyetinin, paslarının, atışlarının, hatta koşu stilinin bile henüz yazılmak üzere olan bir kitap gibi oluşuydu.

Press Maravich'in kolej döneminde antrenörlük yaptığı LSU’da kadroda bulunan Pete'in sahada en çok kalan oyuncu olmasının sebebi, sadece antrenörün oğlu olması değildi. O aynı zamanda, 60’lar kolej basketbolunun gördüğü en yetenekli oyunculardan biriydi. Kolej tarihinin en çok sayı atan ismi olmuş, bir daha kırılamayacak rekorlara imza atmıştı.

Pistol için ilk söylenecek şey, her yönüyle zamanının ilerisinde bir oyuncu olduğu. Bugün Stephen Curry’nin top hâkimiyetini gıpta ile izliyoruz ve ben, Pistol’ın topa hâkimiyetinin ve onu kendi uzvuymuş gibi kontrol edebilmesinin bugünün sosyal medyasında nasıl yankılar uyandırabileceğini merak ediyorum. Bazen elinden yo-yo gibi çıkardığı bir pas, bazen havaya sıçradığında topu atana kadar iki veya üç fake sonrası basketi bulması, bazense hiç olmaz diyeceğin bir yerden kurşun gibi attığı paslar, günümüz basketbolunda da hiç farklı karşılanmazdı. Akıl uçuran şutları, pasları ya da top sürerken yaptığı her hareket tesadüf gibi görünüyordu ama aslında, hepsi içgüdüsel ve olağandı.

Hayatımda sporcu olarak örnek aldığım kişiler oldu. Michael Jordan’ı liste başına koyarsam kimse şaşırmaz, biliyorum. Ancak, Pistol Pete’in oynadığı döneme göre yarattığı fark, kendini oyunun içinde farklılaştırması ve imkânsızlıklar içerisinde basketbola ve tekrar tekrar çalışmaya sarılarak başarıya ulaşması benim için çok kıymetli bir örnektir. Belki kişisel olarak örtüşmediğim bir sürü noktası vardır ama Pistol, kazanmayı seven, galibiyete ulaşmak için çabalayan bir sporcuydu. Önceleri defalarca izlediğim Michael Jordan ve Jason Williams’ın hayranıyken, ardından ikisinin yaptıklarını 20-30 sene önce uygulayan birini izlemek, bende bambaşka bir hayranlık uyandırmıştı.

Kolej kariyeri sonrasında NBA’de 10 sene oynasa da sakatlıklardan dolayı son zamanlarında eskisi gibi değildi. Yine kendine has özelliklerini seyirciye göstermeye ve heyecan yaratmaya devam ediyordu. Ancak sakatlıkları, özellikle dizindeki problemler kariyerindeki muhtemel başarıları etkiledi. Belki de bu yüzden, bireysel başarılarının yanına hiçbir zaman takım ödülleri ekleyemedi.

33 yaşında basketbolu bıraktığında, geride halen kırılamamış rekorlarının, eşsiz skor yeteneğinin ve seyircide uyandırdığı heyecanın izleri kalmıştı. Ama bunların yanında iki mirası daha vardı. LSU ve New Orleans Jazz, Pistol Pete sayesinde ciddi bir izleyici ortalaması yakalamış ve bu yükselişle kendilerine birer salon inşa etme fırsatı bulmuştu. Bugün, iki spor mabedi de ‘Pistol’ın Yaptığı Ev’ (The House that Pistol Built) adıyla anılıyor.

Geri kalan hayatında, onu çok etkileyen alkolden uzak arayışlar içerisindeyken spora ve ailesine tutunmaya devam etti. 40 yaşında, sokakta, en sevdiği şeyi yaparken, basketbol oynarken, hayatı boyunca başına gizlice bela olmuş kalp kapakçığının yeteri kadar çalışmaması yüzünden kalbine yenik düştü ve yatırıldığı hastanede yaşama veda etti. Hikayenin en acıklı tarafı ise ölmeden neredeyse bir dakika önce kurduğu şu cümle: “Çok iyi hissediyorum.